Az önce handeh ve ezgie_e ile Twitter'da konuşurken bir fikir geldi. Daha çok Hande'nin aklına geldi ama ben de post olarak gireyim dedim.
Federer'in Granollers maçında yaptığı garip vuruşa isim takarken ben de abartmayın diye takılıyordum onlara. Hande "kiskanmayin lutfen! tamam Djokovic'e de bulalim hemen; kendi gogsune vurma hareketi the djovak." diye tivit girince devam ettirdik..
"Sonsuz top sektirme hareketi: Infinition!"
"dudaklarini boyle bir seyler yapip gokyuzune bakmak; annoyer"
Ve devam ettiriyorum:
Hakemi tehdit etme hareketi: "Ballshovening" "Boğazatoptıkarca"
Bu fotoğrafı görünce aklıma Süt Kardeşler geldi. Ehehehe. Dementieva'ya devlet nişanı vermiş Medvedev. Ayrıca Gulyabani diye bir şey yoktur ama olabilir de!
Bugün güzel bir gündü. Sabah kaltımı Türkiye Tenis Federasyonu sponsorluğunda Boğaz manzarası eşliğinde yaptım. Hava güneşli olsaydı çok daha güzel olacaktı ama elindekiyle yetinmeyi bileceksin. TTF'de görevli olan uzun süredir görmediğim arkadaşlarla da hasret gidermiş oldum.
Asıl konu, Lluis Bruguera'nın Türk tenisini şaha kaldırmak adına İspanyalar'dan gelip bize yardım edecek olması. Dünya tenisinin ilk 30'unda bir elin parmaklarından fazla İspanyol varsa, bunda Bruguera'nın da katkısı var demektir. Oğlu Sergi'yi iki kez Roland Garros şampiyonu yapan deneyimli antrenör İspanya'da değişik görevlerde bulundu. Bunları kendi ağzından da yazacağım biraz sonra.
Bir yıl içinde sadece altı hafta Türkiye'de bulunacak olması kötü. Ama görevlendireceği antrenörler 18 hafta burada olacaklar ve buradan gitmek isteyen antrenör ve oyuncular yılın 30 haftası istedikleri zaman İspanya'da çalışabilecekler.
İlk önce başkan Ayda Uluç konuştu ve 3-4 aydır Lluis Bruguera ile temas halinde olduklarını, Bruguera'nın İzmir'deki alt yaş gruplarını ziyarete geldiğini ve durumu yerinde incelediğini söyledi. İspanyol'a teşekkür ettikten sonra sözü ona bıraktı.
Bruguera beklediğimden uzun konuştu. Gördüğüm kadarıyla egosu olmayan bir adam. Başarılarını sayıyor ama bunları böbürlenmek için söylemiyor. Hala ilk günkü heyecanını koruduğunu anlatmak için hatırlatıyor bize neler başardığını. Tonton amca misali yanaklarını sıkıp sevesiniz gelir.
Neyse, Türkiye'de olmanın kendisi için bir onur olduğunu söyleyerek başladı konuşmasına. Başkanın şahsen gidip kendisini ikna ettiğini söyledi. Geçmişte birçok teklif almasına rağmen kendi ülkesi dışında hiç çalışmadığını, Türkiye'nin ilk deneyimi olduğunu söyledi. Burayı kabul etmesindeki temel iki nedeni ise motivasyon ve hayal gücü olarak tanımladı.
Rekabeti ve mücadeleyi hayatı boyunca sevdiğini söyleyen Bruguera burada bir şeyler başarmanın da büyük mücadele gerektirdiğini ve bu konuda ciddi hayallerinin olduğunu anlattı. "Antrenörlüğe 26 yaşında başladım, şimdi 62 yaşındayım ve tekrar, sıfırdan başlamak istiyorum" dedi.
Değişik alanlarda başarı kazanmanın kişiye deneyim de kazandırdığını, bu yüzden çok önemli olduğunu belirtti ve şunları söyledi: "Ben Davis Cup oyuncusuydum, daha sonra kaptanlığını yaptım. Özel koçluk yapan ilk antrenörlerden biriyim. İspanya ve Katalan Tenis Federasyonları'nda yöneticilik yaptım. Hepsinden bir şeyler öğrendim. Bunlar genel hatlar ama burada sıfırdan başlamak istiyorum. Yardım etmek ve bir takım, bir sistem oluşturmak için Türkiye'ye geldim."
Bruguera'nın temelde iki hedefi var: 1. Tabanı genişletmek ve daha çok kişiyi tenis oynar hale getirmek. Bunun için okullarda tenis teşvik edilecek. Ama bu yetmez. Çünkü İspanya'da bir yılda bu şekilde binlerce oyuncu bulduklarını ama sonucun koca bir sıfır olduğunu anlattı. Önemli olan bu bulunan çocuklar ile kulüplerin ve federasyonun arasında bağlantıyı kurmak. Bu sağlandığı zaman çarklar dönmeye başlayacak.
2. Daha iyi oyuncular yetiştirmek. Yani "top" oyuncular. İspanya her sene ilk 100'e 2-3 oyuncu sokuyor. Türkiye'de de hedef bu olacak. Daha fazla üst düzey oyuncu. Marsel'in yanına 2-3 oyuncu daha. Bir sonraki yıl, 2-3 tane daha. Böylece bunun bir tesadüf olmadığı kanıtlanacak. Bir ülkeden bir oyuncu çıkar ve herkesi silip süpürür (bkz. Federer). Ama bu İsviçre'deki tenis sisteminin başarısı değildir. Zira onlar Wawrinka dışında başka birini sokamadılar. Wawrinka da Federer kadar baskın biri değil. Amaç İspanya gibi olabilmek.
Tabii ki İspanyol sistemini olduğu gibi entegre etmeyecek Bruguera. "Ben bir Türk sistemi yaratmak istiyorum" diyor. Farklı ülkelerin, farklı insanların farklı karakteristikleri vardır. Bunlara göre bir sistem yaratacak İspanyol antrenör. Türk insanının çalışmayı ve mücadeleyi sevdiğini söylüyor. (Bu koca bir yalan)
Çocukların hayatına dahil olmanın gerekliliğini anlattı Bruguera. Onların hayatlarında neler olup bittiğini, ailesinde neler olup bittiğini, arkadaşlarıyla arasını, sevgilileriyle arasını, derslerini antrenörün bilmesi gerektiğini söyledi. Çünkü insan duyguları olan bir varlıktır. Antrenörün, oyuncusunun duygularını da anlaması gerektiğini anlattı.
Oyunculara özgüven aşılamak gerektiğini belirtti. Korta çıkıp "Evet ben iyi bir oyuncuyum ve rakibimi yenebilirim" diyecek tenisçiler yetiştirebilmek amaç Ve şu sözü güzeldi: "Ben bugüne kadar bir dükkan görmedim ki, gidip özgüven satın alabilesiniz. Özgüven inşa edilir." Özellikle Türkiye'de çocukların beşinci sınıf insan muamelesi gördüğü, "Sen çocuksun anlamazsın, sus bakayım" denildiğini bir ülkede, çocukların büyürken kendi kişiliklerini oluşturmasına yardım etmek gerek.
Bunun için tabii ki sadece oyuncuları çalıştırmak yetmiyor. Üst düzey antrenörler yetiştirmek gerekiyor. Bunun için de plan hazır. Antrenörlerin her vuruşunun bir videosu alınacak. Bu database'de saklanacak. Bu video üzerinden hatalar gösterilecek. Sonra her hafta, her ay aynı videolar alınacak ve karşılaştırılacak. Böylece gelişim gözlenmiş olacak.
Bunun için workshoplar düzenlenecek. Oyuncularla kamplar yapılacak.
Bruguera bir yılı opsiyonlu iki yıllık sözleşme imzaladı. Süre çok kısa. Bir çıktı almaya yetecek bir süre değil. Ama eğer antrenörlerde bu iki yıl içinde bir ilerleme kaydedilirse tekrar masaya oturmamak için bir neden yok.
Bir de lazerli tükenmez kalemim oldu lan. Oraya buraya tutup insanları rahatsız etmek için birebir (Yazıyı ciddi biçimde bitireceğimi düşünmediniz umarım)...
Tekerlekli sandalye tenisini unuttuğumu sanmayın. Nadal’a, Federer’e süper sporcular, müthiş atletler diyoruz ama tekerlekli sandalyede tenis oynama azmini gösteren sporculara bence gereken takdiri vermiyoruz.
Hele ki aralarında bir tanesi 2003’ten bu yana hiç maç kaybetmemişken... Esther Vergeer. Hollandalı tenisçi o tarihten bugüne 396 maç yaptı ve hepsini kazandı. Hepsini! Hatta 31 Mart 2001’den bu yana ise sadece bir maç kaybetti de diyebiliriz. 99’dan beri dünyanın zirvesinde bulunuyor ve 10 yıl üste üste dünya şampiyonu.
Vergeer, sekiz yaşındayken omuriliğinden bir ameliyat geçiriyor ve bu onun hayatını kurtarsa da onu tekerlekli sandalyeye mahkum bırakıyor. O ise hala eski Esther olduğunu göstermek için spora devam ediyor. Basketbol ve tenis oynuyor. Bir noktaya gelince birini seçmesi gerekiyor ve tenis diyor.
2008 Paralimpik Oyunlar’da finalde vatandaşı Korie Homan’a karşı altın madalya kovalayan Vergeer, çok nadir olarak yüzleştiği bir durumla karşılaştı: Maç puanı çevirmek. O anda güçsüz hissetmek alışık olduğu ya da sevdiği bir şey değil şüphesiz. Aklına düşen galibiyet serisi ve ailesinin ve medyanın neler düşüneceği, maçı kurtarmasına yardım etmiş.
Hollandalı’nın şimdiki hedefi 2012 Olimpiyatları. Londra’da dördüncü kez şampiyon olurken bu serisinin hala devam etmesini umuyor. Bu arada, antrenörü ise Sven Gröneveld. Ivanovic’in eski, Wozniacki’nin şimdiki koçlarından.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin aldığı kararı duymayanınız yoktur. On yıllar sonra, 2012 Londra'da karışık çiftler kategorisi göreceğiz. Bir nevi Hopman Cup olacağa benzer. Novak Djokovic/Ana Ivanovic gibi bir ikili düşleyebiliyor musunuz. Geçenlerde Roddick, Twitter'dan Serena Williams ile oynayabileceklerini yazdı. Gerçekleşir mi bilmem. 2008'de yaptığı şey çirkindi Roddick'in. Amerika Açık'a odaklanmak için olimpiyatları atladı. Serena Williams da Fed Cup finali oynamak yerine tatil yapmayı tercih etmişti bu sene. Yine bi bahane bulur kaçarlar.
İşe bir de Türkiye açısından bakmak lazım. İpek Şenoğlu çiftlerde ilk 50'yi zorluyor. 2 seneye nerede olur bilemeyiz ama bu formu devam ederse çiftlerde ilk 100'de kalabilir. Marsel ise gelişmekte olan bir tenisçi. Önümüzdeki 2 sene iyi bir partnerle çiftlerde yukarılara çıkabilir. Bu da Türkiye'nin olimpiyatlarda tenis ile temsil edilmesi anlamına gelir. Hatta Marsel daha istikrarlı olursa tek erkeklerde bile temsil edebilir Türkiye'yi. Grand Slam ana tablosundan sonra olimpiyat ana tablosunda da Marsel'i görmek büyük mutluluk olur. TTF Başkanı Ayda Uluç konu hakkında konuşmuş. Demiş ki, "İpek Şenoğlu ve Marsel İlhan'ın klasman puanlarıyla olimpiyatlarda oynama şansları çok yüksek olacak. Daha önce oynamayan ülkelere bir öncelik de var. Burada Türkiye'nin şansı büyük. Tabi ilk defa böyle bir şeyin olması bizim için çok sevindirici bir haber.''
Bu sene Google'da en çok aranan tenis oyuncularının listesi şöyle:
1. Roger Federer 2. Serena Williams 3. Rafael Nadal 4. Maria Sharapova 5. Anna Kournikova 6. Venus Williams 7. Andre Agassi 8. Kim Clijsters 9. Dinara Safina 10. Monica Seles
marsel'in ajanslara düşen bir röportajı vardı dün.. bir kaç alıntı:
"Türkiye'de beni destekleyen çok kişi var. Tenis yavaş yavaş ilgi görüyor. İleride Türkiye'de tenisin futboldan sonra ikinci spor olacağına inanıyorum. Çünkü dünyada tenise çok önem veriyorlar, umarım Türkiye'de de böyle olacak."
şair burada çok iyimser.. tenisin futboldan sonra ikinci spor olacağına inanıyor.. ah marsel'im bırak ikinci sporu, şu türkiye'de tenis "diğer" spor kategorisinden çıksın, tenis ile ilgili yayınlarda artış olsun (ki bloglar bunun öncüsü, olacaksa tenis ile amatör olarak ilgilenen insanlar bunu başaracaklar, tenisi tabana yaymak ancak böyle olabilir bu ülkede), en önemlisi tenis zengin sporu olarak anılmaktan çıksın bana yeter.. ikinci spor olmasının hiçbir önemi yok benim için.. türkiye'de spor=futbol ve bu değişmez.. neden böyle? cevabı çok basit aslında.. futbolun kolay uygulanabilir bir spor olması.. yana yakıla kort aradığım günleri biliyorum.. iyi bir raket pahalı vs.. vs.. ama futbol öyle mi.. iki taş bir kale olur, kola kutusu top olur ve oynarsın.. öyle olunca sokaktaki çocuklar da futbol oynuyorlar..
"Dünya sıralamasında yükseliyorum. Bu çok hızlı da değil, çok yavaş da değil. Her sene 50 basamak atlamayı hedefliyorum. Seneye ilk 100'de olmak istiyorum. Bu hedefe çok uzak değilim. Ondan sonra hedefim dünya sıralamasında ilk 50'de olmak. Bir sakatlık olmazsa bu hedeflerimi gerçekleştireceğime inanıyorum."
çok istiyorum.. ama 2 sene içerisinde ilk 50'de olması için yeterli düzene sahip mi emin değilim.. bildiğiniz gibi ilk 50'ye girince "ana tablo yani wimbledon"a direkt katılınıyor.. ama her şeyden önce daha önce de yazdığım gibi istikrar, istikrar.. amerika açık'tan sonra üst üste ana tablo ve ikinci tur maçları biraz olsun umutlanmamı sağlamıştı.. sonra tekrar elemelerde kaybetmeye başladı marsel..
"Şimdi Turkcell bana sponsor oldu. Hem maddi anlamda hem performansımın arttırılması için destek verecekler. Ayrıca Türkiye Tenis Federasyonu da beni destekliyor. Benim ve antrenörümün masraflarımı karşılıyor''
turkcell'in sponsorluk olayı muazzam bir olay.. ben garanti'den beklerdim bu hareketi.. yine de türkiye'nin en büyük gsm operatörü tenis için bir şeyler yapmaya başladıysa bu güzel bir şey.. sporun geleceği açısından fevkaladenin fevkinde bir olay derdi bülent ersoy..
her zaman arkandayız marsel.. türkiye'de tenis birazcık da olsa ilerleyecekse senin sayende olacak bu..
biri grek diğeri iran kökenli iki amerikalı'nın 7 yıl sonraki buluşmalarında çoğunda olduğu gibi gülen pete sampras oldu.. andre agassi'yi 3-6/6-3/10-8 ile devirdi pistol pete..
maçtan sonra ise iki tarafın birbirini yağlama seansı olmazsa olmazlardan tabi ki:
sampras: “Andre just hits the ball so cleanly, even after being retired for three years. The pace of his shots was very heavy,”
agassi: “Pete’s hands are the same as they’ve always been. He has great feel for the ball. He surprised me with the number of pickups he made out there. It was like it just came very naturally.”
daniel köllerer'i hatırlarsınız.. amerika açık 2009'da del potro karşısında yaptığı şaklabanlıklarla bazılarının kalbini benim de dahil olduğum bazılarının ise nefretini kazanmış bir adam.. tenis oynamaya değil seyirciye komiklikler yapmak için korta çıkmış bir adamdı işte.. ilk defa canlı izlemiştim orada.. bi daha da oturup izlemem zaten..
oscar hernandez'e de artık maç içinde neler yapmışsa maçtan sonra aşağıdaki şekilde seviniyor hernandez.. biraz efemine bir seviniş tarzı ama köllerer'i bu haklar anca..
"benimle konuşma, benimle konuşma.. evine git.." hahahah..
Read more...
50'lerin iki kutuplu dünyasında amerika birleşik devletleri ile sovyetler arasındaki çekişme bir derbi rekabeti şeklinde tecelli ediyordu.. her ne kadar savaş soğuk da olsa iki ülke de silah ve savunma sanayii üzerinden birbirlerine üstünlüklerini kabul ettirme çabası içindeydiler.. özellikle birbirlerinin komşu ülkeleri ile dost ilişkileri içine giren ve geliştirdikleri uzun menzilli füzeleri buralara yerleştirerek birbirlerinin gözünü korkutan bu iki ülkenin rekabeti uzaya çıkmaya ve aya ayak basmaya kadar varan sonuçlar doğurdu.. sovyetlerin "yoldaş"ına amerika'nın cevabı neil armstrong'un aydaki ayak izi oldu..
90'ların ikinci yarısından itibaren patlama yapan rus kadın tenisine sadece williamslar ile cevap verebilmişti amerika.. sputnik görevi gören kournikova ile birlikte birçok genç rus kız tenisçi olma sevdasına kapılmış ve rusya'ya "bir muzun içinde gelen tenis sporu" 2000'lerin ortalarında bu soğuk ülkenin kadınlarının dünya tenisi domine etmesiyle zirveye ulaşmıştı.. ve yavaş yavaş birleşik devletler de genç raketlerle ruslara karşılık vermeye başladı..
melanie oudinwimbledon 2009'da sırp raket jelena jankovic'i eledikten sonra daha da bir dikkat çekmeye başlamıştı.. maç sonrası basın konferansında oudin'e idolü sorulduğunda verdiği cevap kimseyi şaşırtmamış olmalı: justine henin.. "neden henin?" denildiğinde ise "çünkü dünya 1 numarası olmak ve grand slam kazanmak için illaki 1.80 ve üzeri boyunda olmak gerekmediğini bizlere gösterdi" demişti 1.68 boyundaki amerikalı.. "ve rus olmak gerekmediğini" diyerek kendisine ek yapan gazeteciye de gülerek hak vermişti..
henüz aradan 2,5 ay geçti ve melanie oudin amerika açık'ta boyu 1.80'e yaklaşan rus raket anastasia pavlyuchenkova ile ilk turda eşleşti.. amerika'nın 3 numarası olarak katıldığı turnuvanın ilk turunda rusya'nın 9 numarasına sadece 3 oyun vererek tur atladı.. bu pek dikkat çekmiş olmamalı zira sıradan bir ilk tur maçı gibi duruyordu.. anastasia pavlyuchenkova'nın junior kategorisinde 1 numaraya ulaşmış ve 3 grand slam sahibi bir tenisçi olması profesyonel turda mutlaka başarılı olacağı anlamına gelmiyor tabi ama junior slamlerde kendisi ile beraber mücadele eden ve en iyi derecesi yarı final olan genç amerikalı karşısındaki bu mağlubiyet aslında oudin için çok şey ifade ediyordu..
oudin'in ikinci turdaki görevi çok daha zordu: rusya'nın iki numarasını yenmek.. (ki safina'yı sayma, 1 numarası) oudin'i tanımayanları artık iyice ondan haberdar eden bir maç oldu.. seyircinin kendisine verdiği güven sayesinde 91'li raket, dementieva karşısında 40 yıllık deneyimli bir oyuncuymuş gibi oynadı.. zerre çekinmedi, clijsters'ın da dediği gibi rakibin hata yapmasından çok basit hatayı göze alıp winner ile puana gitmeye çalışması bile puanı alsın ya da almasın büyük bir karakterlilik örneğidir.. dementieva gibi bir tenisçiden ilk seti kaybettiği maçı alması ise zihinsel olarak ne kadar güçlü olduğunun ve kararlılığının göstergesidir şüphesiz..
dementieva galibiyeti onu bir anda medyanın ilgi odağı haline getirdi.. bir de ev sahibi olmanın avantajı var tabi bunda.. yerel basın hep ondan bahsedince dünya da ister istemez ona yöneldi.. melanie'nin ikinci tur galibiyetinden sonra buna en çok sevinenin şarapova olduğunu söylemiştim.. çünkü şarapova'nın oudin karşısında dementieva karşısında oynadığından daha rahat oynayacağını ve rahat bir galibiyete gideceğini düşünüyordum.. göründüğü gibi gitmedi.. şarapova şu anda bir maçta yapılan en fazla çift hata rekorunu elinde tutan bir başka rus raket anna kournikova'ya nazire yaparcasına, 21 çift hata ile neredeyse 1 seti amerikalı'ya hediye etti.. ancak bu çift hataları ve aceleri istatistiklerden çıkartırsanız aslında rallilerde başabaş bir oyun sergilendiğini görürsünüz..
oudin "çift hata ve ace'ler hariç" 21 winner/ 38 basit hata ile oynarken, şarapova 25 winner/ 42 basit hata oranı ile oynadı..
durum böyle.. ilk 3 turda hep rus raketlerle oynayan ve oynadığı oyuncuların boyu her seferinde artan (1.76 / 1.80 / 1.88) oudin'in dördüncü turdaki rakibi bir başka rus: nadia petrova.. eğer ki petrova'yı da geçmeyi başarırsa halk kahramanı olacaktır amerika'da.. 50'lerde yaşasaydı heykeli bile dikilebilirdi genç kızın..
o zamanlar füzeler üzerinden gelişen ve uzaya çıkmakla neticelenen (türkler içinse bitmez "elalem fezaya çıktı biz hala ne tartışıyoruz" geyiğinin başlangıcını müjdeleyen ki tenise de çok rahat uyarlanabilir) bu sürecin bir benzeri günümüzde tenis kortlarında yaşanacak mı? füzelerin ve silahların yerini groundstrokelar ve servisler alacak mı? bunların cevabını önümüzdeki bir kaç yıl içinde öğreneceğiz..
sloane stephens 1993 doğumlu amerikalı bir tenis oyuncusu.. bu sene gençler kategorisinde roland garros'ta yarı final, wimbledon'da ise çeyrek final oynayıp elenmişti.. amerika açık'a da 4 numaralı seribaşı olarak katılıyor.. fakat....
stephens babasını 13 yaşına kadar çok az tanıyordu.. babası john stephens nfl'de oynamış eski bir futbolcu.. 3 sene önce bir telefon görüşmesi başlayan diyalogları ile biraz daha tanıma fırsatı bulmuş babasını.. babasıyla 2 ya da 3 kere canlı olarak görüştüğünü hatırladığını söylüyor sloane.. en son telefon görüşmelerinin üzerinden 2 hafta geçmeden babasının trafik kazasında öldüğü haberini aldı genç oyuncu.. ve şimdi büyük bir ikilemde kaldı:
gençler kategorisi maçları pazar günü başlıyor ve babasının cenaze töreni salı günü olacak.. louisiana'daki cenaze törenine giderse bu seneki başarılı çıkışını kendi seyircisi önünde devam ettiremeyecek 16 yaşındaki amerikalı..
94'te annesi ile babası boşanan sloane'in annesi sybil smith, kızının babası hakkında daha çok şey öğrenmek için internette araştırma yaparken babasının daha önce bilmediği bir yönünü öğrendiğini söylüyor.. john stephens 1994'te cinsel taciz suçlamasından yargılanmış ve suçlu bulunmuş.. sybil smith bunu kızına söyleyemediğini çünkü babasının iyi yönünü hatırlamasını, yaptıkları ile gurur duymasını istediğini söylüyor..
genç tenisçi şimdi hayatının en önemli kararını vermek için bekliyor.. belki de kariyerinin ilk şampiyonluğunu kazanacağı bir turnuvayı bırakıp doğru dürüst tanımadığı babasının cenazesine gidecek mi?
doğuştan şanslıydı ernests gulbis.. varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldiğinde takvimler 30 ağustos 1988’i gösteriyordu.. anne tarafından sanatçı, baba tarafından ise sporcu genleri ile donatılmıştı.. o yıllarda, anne tarafında dedesi bir film yapımcısı (uldis pucitis), annesi milena ise bir tiyatro ve sinema sanatçısıydı.. baba tarafından dedesi 58-60 yılları arasında 3 sene üst üste euroleague şampiyonu olan ask riga takımının ilk beşinde yer almış alvils gulbis'ti.. babası ainars ise yine aynı takımda oynamış ancak sakatlık nedeni ile sporu bırakıp başarılı bir iş adamına dönüşmüştü.. ernests ileride neden aile geleneğini devam ettirip de basketbolcu olmadığı sorulduğunda “ben daha çok bağımsız biriyim, takım oyunları bana göre değil” diyecekti..
ernie tenis ile 5 yaşında, sinema ile 6 yaşında tanıştı.. 6 yaşındayken annesi ile aynı filmde yine onun oğlu rolünde oynadı.. fakat büyükannesi irina sağolsun daha baskın davranmış olacak ki ernests tenisçi olarak hayatına devam etme kararı aldı.. hiçbir şey olmasa bile babasının şirketinin başına geçeceği için üzerinde hiçbir baskı olduğunu zannetmiyorum..
koçları ginters ve tabors ile çalışırken 9 yaşında letonya 10 yaş altında ülke şampiyonu oldu.. ardından koç değiştirip avrupa şampiyonalarına katılmaya başladı.. 13 yaşında almanya’daki niki pilic tenis akademisi'ne girdi.. hırvat tenis oyuncusu ve hırvatistan ve almanya davis cup takımlarının koçluğunu yapmış olan nikola pilic, kişisel koçluk yapmayı bıraktıysa da bu yetenekli genci görünce kararından vazgeçecek ve onun koçu olmayı kabul edecekti.. ancak ernests letonya’daki 9 senelik zorunlu temel eğitimi bitirmediği için sadece yılda iki kez kamplara katılabildiği için bu birliktelik biraz gecikecekti.. kuğu, eğitimini tamamlayınca vaktinin tamamını akademiye verdi ve niki pilic ile çalışmaya başladı..
2004 yılında profesyonel olan gulbis 2006 yılına kadar herhangi bir varlık gösteremedi.. 2006 yılında futures ve challenger turnuvalarında boy gösterdi.. ekim 2006’da st petersburg açık’a wild card ile katılan gulbis burada yarı finale kadar çıkmayı başardı.. yarı final yolunda robin vik, lukas dlouhy ve joseph henyrch’i geçerken turnuvanın şampiyonu olacak mario ancic’e 2 sette boyun eğmek zorunda kaldı.. aynı turnuvada davydenko, youzhny, tursunov, haas, schuettler, melzer, robredo gibi isimler yarı final göremeden elenmişti.. ardından kasım 2006’da ilk challenger turnuvasını almanya’da kazandı..
2007 yılında atp world serilerinde daha çok görünür oldu.. sydney’de elemelerden gelip çıktığı ilk turnuvada marcos baghdatis’e ilk turda çarpıldı.. gelecekte 3 kez daha rum tenisçinin engeline takılacaktı gulbis.. üst üste 2 challenger turnuvası daha kazanınca ilk 100’e giriş yapmayı başardı.. fakat atp turnuvalarında ilk setlerde elenmeye devam etti.. ilk grand slam macerasını roland garros 2007 ile yaşadı.. ilk turda tim henman’a set vermeden kazanmayı başardı ancak ikinci turda albert montanes’e yenildi.. wimbledon ilk turunda sene başında yenildiği marcos’a tekrar yenildi.. yine ilk turlarda, elemelerde kaybetmeler devam etti.. yılın son grand slam’i amerika açık’tan önce sıralamada 88. basamakta bulunan genç ernests flushing meadows’ta kimsenin beklemediği bir performans gösterecekti..
ilk turda o zamanlar sıralamada 31. basamakta bulunan potito starace ile karşılaşan gulbis set vermeden maçı kazanmayı bildi.. ikinci turdaki rakibi görece daha kolaydı.. alman berrer’i de üç sette aştıktan sonra kariyerinde ilk defa 3. tura çıkmış oldu bir grand slam’de.. üçüncü turdaki görev neredeyse imkansızdı.. 8 numaralı seribaşıyı elemek.. fakat maçtan önce robredo’yu kesin favori gösterenler yanılacaktı.. ernie 6-1/6-3/6-2 ile karşılaşmayı kazanarak dördüncü tura yükseldi ve eski dünya 1 numaralarından carlos moya ile çeyrek finale çıkma mücadelesi verecekti.. ancak buraya kadardı gulbis’in yürüyüşü.. eski torpak moya 4 sette karşılaşmayı kazandı ancak gulbis harika bir tat olarak akıllarda kaldı.. ne zamana kadar? roland garros 2008’e kadar..
amerika açık 07 sonrası bir anda 59. sıraya fırlayan ernie bir yandan challanger’lara katılmaya devam ediyordu.. 4. şampiyonluğunu kazandı.. bir önceki sene yarı final gördüğü st. petersburg’da bu sefer çeyrek finalde (onun gibi istikrarsız gitmemiş ve patlamayı çoktan yapmış olan) marin cilic’e elendi..
istikrarsız yürüyüşüne 2008’de de devam etti.. avustralya açık ilk turunda kura kurbanı olarak marat safin’e elendi.. nisan ayında amerika açık 2007’de elendiği carlos moya’yı barselona’da ilk seti kaybetmesine rağmen yenmeyi başardı ancak üçüncü turda juan ignacio chela’ya yenildi.. (burada bile dengesizliği gözüküyor)
bir sene önce ikinci turda elendiği paris’te bu sefer çok çok daha iyi bir performans gösterecekti gulbis.. bu sefer kuranın da yardımı ile ilk turda simon greul ile karşılaştı ve sadece 8 oyun vererek ikinci tura çıktı.. ikinci turdaki rakibi o zamanlar amerika’nın 1 numarası olan 8 numaralı seribaşı james blake idi.. amerika açık’ta da 8 numaralı seribaşıyı eleyerek tur atlamış olan ernie için yapılmayacak şey değildi artık bu.. ve başardı da.. james blake’i 4 sette geçti ve üçüncü tura yükseldi.. üçüncü turda lapentti’yi ve dördüncü turda evsahibi striptizci (zira her galibiyetten sonra donuna kadar soyunup terli, pis elbiselerini seyircilere fırlatıyordu şımarık) michael llodra’yı set vermeden geçince kariyerinin en yüksek noktasına ulaştı.. çeyrek finalde novak djokovic ile karşılaşacaktı.. djokovic ile küçüklükten beri yakın arkadaş olmaları işi ilginç yapıyordu.. dünya sıralamasının 3 numarasına karşı başa baş bir mücadele ortaya koydu gulbis ancak agresif oyunun bedelini ödedi.. winnerlarda yakın olan istatistik sayıları basit hatalara gelince uçuruma dönüşüyordu.. yine de 7-5/7-6/7-5 bitti maç..
çim kort sezonunda queen’s’te andy murray’e, wimbledon’da ikinci turda rafael nadal’a yenildi.. sert kort sezonunda ise cincinnati’de, çeyrek finalde novak djokovic tarafından turnuva dışına itildi tekrar.. olimpiyatlarda da mücadele eden gulbis ilk turda davydenko’ya yenildi.. pekin’in kirli ve sıcak havası iyi gelmedi dedik o zamanlar.. amerika açık’ta herkes ondan bir önceki seneden daha iyi bir performans beklerken o, ilk turda isveçli johansson’u geçiyor ancak ikinci turda 8 numaralı seribaşı andy roddick’e yenilmekten kurtulamıyordu.. oyunu ve sonuçları istikrarsızdı belki ama grand slamlerde 8 numaralı seribaşı ile oynamada oldukça istikrarlıydı..
ve o gün geldi ki ben ernests gulbis’in oyununa aşık oldum.. o oyunu gördüm ki ernests bu haldeyken bile bugün hala ondan umutluyum.. 14 ekim 2008.. madrid masters ikinci turu.. akşam saatlerinde yine justin tv karşısına geçmişim tenis keyfi yapıyorum.. ernests gulbis nadal ile oynuyor.. ama öyle böyle değil.. yaşamış en iyi all-arounder bile o günkü ernests kadar güzel oynamadı, o günkü ernests kadar formda olmadı.. baseline’ın ardından nadal gibi savunması neredeyse mükemmel olan bir adama karşı groundstrokelarıyla winnerlar aldı.. bir baseliner olan nadal’dan daha iyi bir baseliner gibi oynayarak.. o kadar yumuşak dokunuşlarla filenin arkasına dropshotlar bıraktı ki şu an tudaki en iyi dropshotlara sahip federer halt etmiş.. öyle backhandler vurdu ki nalbandian gördüyse “ah keşke benim de backhandim böyle olsa” demiştir.. öyle servisler kullandı ki andy roddick görse ağlar, ivo karlovic kafasını kuma gömerdi.. ha ne oldu sonuçta yenildi mi, yenildi.. ama oynadığı agresif oyunun neticesiydi bu.. winnerlarda nadal’ı üçe katlamıştı yanlış hatırlamıyorsam ama yine basit hataları oldukça fazlaydı.. aşağıdaki video bu maçtan yaklaşık 10 dakikalık bir özet.. özellikle ikinci setteki puanlara bakınız:
bu seneki performası da geçmiştekinden farklı değil letonyalı’nın.. roland garros 2009 sırasında yaptığı açıklamada antreman şeklini değiştirdiğini, daha çok fitness çalıştığını ve fiziksel olarak güçlenmek için uğraştığını söylemişti.. bu yüzden de vücut yeni kaslara alışana kadar bir bocalama dönemi geçirdiğini ve vuruşlardaki yumuşaklığı ve hissi kaybettiğini ama ileride her şeyin daha güzel olacağını belirtmişti.. umuyorum ki öyle olacak.. bir daha wimbledon 2009 ikinci turu andy murray maçındaki gibi oynamazsa sevinirim zaten.. ne kadar abuk vuruş varsa yaptı..
ernests’in oyun stilinden bahsetmem gerekirse zaten en başta böyle abuk vuruşlardan dem vurmam gerekir.. kendi yaptığı bir açıklamada “ben rallilerde sıkılyorum oynarken, puanı hemen bitirmek istiyorum, o yüzden dropshotlara yöneliyorum” demişti.. hem de neredeyse safin kadar temiz vurabiliyorken groundstrokeları.. tamam dropshotları da gününde olduğu zaman murray ya da federer’i aratmıyor.. diyorum zaten bu çocuk aklını biraz oyuna verse ilk 3 oyuncusu.. gülmeyin vallahi öyle.. servis desen güzel, groundstroke desen mükemmel, file önü oyunu desen yeterli, dropshot desen turdaki en iyilerden, ayak hareketleri muazzam.. tek eksiği kort içinde hızlı olmayışı.. ve agresif oyunu tercih ettiğinden basit hata sayısı yüksek oluyor tıpkı çocukluk arkadaşı djokovic gibi..
sonuç olarak diyeceğim o ki ben hala gulbis'in ilk 10'a gireceğini düşünüyorum.. üç tane yaşıtı ilk 5'te olsa da şu anda, herkes patlamayı değişik yaşlarda yapabiliyor diye düşünüyorum.. belli ki gulbis'in zamanı henüz gelmedi..
Read more...
25 temmuzda elemelerle başlıyor.. 27 temmuz pazartesi ise ilk tur maçları ile.. bilet fiyatları el yakıyor.. eleme maçları 20, ilk tur maçları 40, çeyrek final maçları 100, yarı finaller 150, final maçı ise 250 ytl.. kombine 350 ytl.. eskiden elemeler bedava değil miydi? yer enka arena, istinye..
diyelim ki ben orta halli bir vatandaşım ve çocuğuma tenisi sevdirmek istiyorum.. bunun için dünya sıralamasının 7 numarasını izlettirmeye karar verdim hazır istanbul'a geliyorken.. bir de bakıyorum bilet fiyatları uçmuş.. zaten bir devlet memuru ya da işçi sınıfından bir vatandaş olarak ne işim var tenisle falan di mi? tenis çok elit bir spordur di mi? öyle her önüne gelen izlememeli di mi? tenis elit bir spor olarak kaldıkça türkiye'den tenisçi çıkmayacak..
eurosport türkiye'ye ve ntvspor'a bunun için teşekkür ediyorum bir yerde.. en azından çocuklar televizyondan da olsa görüyorlar tenisçileri ve oynadıkları oyunu.. trt olmasaydı ben de çok daha geç tanışacaktım belki tenisle ve sevmeyecektim bu kadar, kim bilir.. ha tenis oynamaya başlamak için yine para lazım ama.. o konuda yapacak bir şey yok.. en azından şu anda yapabileceğim bir şey yok kendi adıma.. ileride zengin olursam planlarım var..
istanbul'un avrupa yakasında girip bedavaya tenis oyanayabileceğiniz bir iki kort var sadece.. ataköyde var mesela ama orası çocukların hışmına uğramış.. en güzelini küçükçekmece belediyesi yapmış.. hemen denizin kenarında e-5'in yanında.. gece ışıklandırması var ve kapısı her daim açık.. ve inanır mısınız saat 16:00'dan sonra bayağı bi sıra bekliyorsunuz oynayabilmek için.. bu kadar insanın tenis oynadığını sanmıyordum.. genç, yaşlı, kadın, erkek bir sürü insan.. babaları küçük çocukları getirmiş tenis çalıştırıyorlar.. ama çoğuna yanlış öğretmişler teknikleri berbat.. dediğim gibi profesyonel eğitim para istiyor malesef..
eğer ki yeterli sayıda kort olsa demek ki bu millet oyanayacak.. tenis tabana kadar yayılacak.. neyse çok derin mevzular..
istanbul cup'a gelecek ağır toplar: vera zvonareva patty schnyder anabel medina garriguez aravane rezai
ayrıca polona hercog severine bremond timea bacsinszky petra martic arantxa rus
gibi isimler de gelecekler.. arantxa rus'la bi fotoğrafım olsun istiyorum..
24 yaşındaki fransız mathieu montcourt paris'teki evinin merdiven boşluğunda ölü bulundu bugün.. bahis oynadığı gerekçesi geçmişte 5 hafta müsabakalardan men ve 12bin dolar para cezası alan montcourt'un cesedini kız arkadaşı bulmuş.. fransız tenis federasyonu'nun yaptığı açıklamaya göre ölüm nedeni henüz bilinmiyor ve otopsiden sonra netlik kazanacak..
bbc radyo ölüm nedenini akciğer embolisi olarak söylemiş..
if if you can keep your head when all about you are losing theirs and blaming it on you; if you can trust yourself when all men doubt you, but make allowance for their doubting too; if you can wait and not be tired by waiting, or, being lied about, don't deal in lies, or, being hated, don't give way to hating, and yet don't look too good, nor talk too wise; if you can dream - and not make dreams your master; if you can think - and not make thoughts your aim; if you can meet with triumph and disaster and treat those two imposters just the same; if you can bear to hear the truth you've spoken twisted by knaves to make a trap for fools, or watch the things you gave your life to broken, and stoop and build 'em up with wornout tools; if you can make one heap of all your winnings and risk it on one turn of pitch-and-toss, and lose, and start again at your beginnings and never breath a word about your loss; if you can force your heart and nerve and sinew to serve your turn long after they are gone, and so hold on when there is nothing in you except the will which says to them: "hold on"; if you can talk with crowds and keep your virtue, or walk with kings - nor lose the common touch; if neither foes nor loving friends can hurt you; if all men count with you, but none too much; if you can fill the unforgiving minute with sixty seconds' worth of distance run - yours is the earth and everything that's in it, and - which is more - you'll be a man my son! rudyard kipling
ve bülent ecevit tarafından türkçesi:
eğer çevrende herkes şaşırsa ve bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer, herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır hem de kendine güvenebilirsen eğer, bekleyebilirsen usanmadan, yalanla karşılık vermezsen yalana, kendini evliya sanmadan kin tutmayabilirsen kin tutana, düşlere kapılmadan düş kurabilir, yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisine de vermeyebilrsen değer, söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz, kandırabilir diye saflar dert etmezsen, ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz, koyulabilirsen işe yeniden, döküp ortaya varını yoğunu bir yazı turada yitirsen bile yitirdiklerini dolamaksızın diline baştan tutabilirsen yolunu, yüregine, sinirine "dayan" diyecek, direncinden başka şeyin kalmasa da, herkesin bırakıp gittiği noktada sen dayanabilirsen tek, herkesle düşer kalkar erdemli kalabilirsen, unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken dost da düşman da incitmezse seni, ne küçümser ne de büyültürsen çevreni, bir saatin her dakikasına emeğini katarsan hakçasına, böylece dünyalar önüne serilir, üstelik oğlum adam oldun demektir.
[sözlüğe yazdım baktım güzel oldu buraya da koyuyorum]
bu abla 77 zagreb doğumlu.. o zamanların yugoslavya'sı, şimdilerin hırvatistan'ı.. ivo karlovic ile adaş gibi, neyse konumuz o değil..
konumuz şu ki iva abla aslında ahım şahım bir tenisçi değil.. tek bir grand slam şampiyonluğu var ve asıl mevzumuz da o şampiyonluk oluyor.. takvimler 1997 haziranını gösterirken, ben orta 2'yi bitirmiş "yaz tatili ohehehey" diye dünyadan habersiz yaşarken, tam adı iva majoli maric olan bu zat roland garros finalinde dünyanın en güzel, en biricik, en sevimli, en hanım-hanımcık olmasa da asiliği ile gönlümde taht kurmuş, en minnoş tenis oyuncusu olan 16 yaşındaki martina hingis'i yenerek şampiyon oluyor..
şimdi o sıralar 19 yaşında olan bu hatun martinamı yenmese, benim 16 yaşındaki minnoşum gideceeek wimbledon'ı kazanacak, ardından amerika açık kupasını kaldıracak (zaten aynı sene avustralya açık'ı indirmiş cebe) ve true grand slam yapacak.. hem de 16 yaşında bir yıldaki bütün grand slamleri teek teek toparlayacak.. bir de sadece true grand slam yapmasını yani bütün grand slam'leir bir yılda toplamasını engellediği yetmiyormuş gibi hingis'in 37 maçlık yenilmezliğine de son veriyor.. utanmadan, hiç çekinmeden, hani misafir çocuk gelir de evdeki oyuncaklara şöyle çekingen bakar, hani dalmaz hemen, he işte onu bile yapmadan alıveriyor kupayı.. ayıp iva, çok ayıp..
ha noluyor iva majoli karma'dan buluyor bulacağını.. wimbledon 97'de çeyrek finalde anna kournikova bunu bi güzel yeniyor, ardından benim bıcır da model anna'yı yeniyor yarı finalde.. finalde de jana novotna'yı geçerek şampiyon oluyor.. bundan sonra iva majoli'yi gören olmuyor..
tezim şudur ki iva majoli bana tenisi sevdiren kadına bir komplodur.. gelecekten dünyaya gönderilmiş olan bu zat, 97 yılında birden ortaya çıkarak martina hingis'in true grand slam yaparak gelecekte daha da başarılı bir tenisçi olarak anılmasını önlemiştir.. terminatör, iva majoli'nin yanında halt etmiştir..
bu hazin olaydan iki yıl sonra 99 haziranında ise bu sefer grand slam hayaliyle yola çıkan biricik bebeeem, steffi graf'ın ve daha çok fransız tenis izleyicisinin (allah hepsinin çükünü koparsın, frijit yapsın) gazabına uğruyor ve career grand slam yapamadan tenise veda ediyor.. sonra bi ara tekrar geliyor da o buranın konusu değil.. (peki 99 yılında kim ikinci turda eleniyor? elemelerden gelen genç belçikalı justine)
1. RAFAEL NADAL (-) 2. NOVAK DJOKOVIC (-) 3. ROGER FEDERER (-)
4. ANDY MURRAY (-)
5. R. SÖDERLİNG (-)
6. DAVID FERRER (-) 7. TOMAS BERDYCH (-) 8. J. MELZER (-)
9. GAEL MONFILS (+1)
10. N ALMAGRO (-1)
yasal uyarı (disclaimer diyor yabancı insanlar)
bu blogdaki fotoğrafların yüzde 99.9'u http://sports.yahoo.com adresinden alınmaktadır.. tüm hakları reuters, ap ve getty images'e aittir.. sanırım.. bu blog tarafsız bir tenis blogu değildir.. sevdiğim tenis oyuncularını kayırırım.. ama sevmediklerime hakaret etmem.. siz de etmeyin, çok ayıp.. yorum yazarken öyle tek cümlelik "saldır federer, vur kır nadal" tarzı yorumlarınızı yayınlamayacağımı göz önünde bulundurun.. merak ettiklerinizi ya da içinde cidden yorum bulunan yorumlarınızı göndermekten çekinmeyin.. tenisi sevelim.. boş alanlara kort dikelim.. teşekkürler..
ben olsam firefox 3küsür ve en az 1152x864 çözünürlükte dolanırım buralarda..